top of page

Herkesin Aklında Tek Bir Soru: Neden Bilim Kurgu?

Başlıktaki sorunun sıkıntısı doğru yanıtlara ulaşmakta yetersiz kalacak olması diye düşünüyorum. Bir şeyin nedenini merak etmek pek tabii mümkün. Her sorunun bir cevabı, mantıklı olsun olmasın bir karşılığı vardır. Sizi mutlu eder ya da etmez, o bu konunun dışında ele alınması gereken bir nokta. Yazıya devam etmeden önce belirtmek istiyorum, buraya kendi deneyim ve düşüncelerimi aktarmak üzere geldim. Genel kabule uyan tanım ve açıklamaları ya da klişe cevapları üretmek istemiyorum. Konuyu daha rahat anlaşılacağını düşündüğüm şekilde ele alacağım. Bunun için de nedenlerden ziyade nasıllar ile konuyu aktarmaya çalışacağım.


Nasıl sorusu bize, konunun geneline olduğu kadar gelişimine de tanık olma imkanı sağlıyor. Öyle ki bilim kurgu tarihi hakkındaki bilgilerimizi de pekiştirmiş olacağız. Türün ilk ortaya çıkışından şimdiki haline gelene kadar nasıl bir yol izlediğinden, üreticilerinin yaşadıkları dönemden nasıl beslendiğinden ve okurların da bilim kurguya olan yaklaşımlarının nasıl değiştiğinden bahsedeceğim. Ancak bunu yapabilmek için birtakım sınırlar belirlememiz gerekiyor. Zira bu türde herkesin ilk olarak tanımladığı birbirinden farklı eserler mevcut ve kargaşa oluşmaması için biz de kendimize bir ilk seçeceğiz. Aslında ilkten ziyade milat belirleyeceğiz. Yaptığım naçizane okuma ve araştırmalar 1800’lerin ikinci yarısında karar kılmanın daha makul olacağını düşündürüyor. Çünkü bu dönemde türün en önemli isimlerinden kabul edilen Jules Verne ve Herbert George Wells’in kaleme aldığı metinlere rastlıyoruz.




Söz konusu iki yazar da bu türe, kendilerine has bakış açıları ile katkıda bulunmuş önemli isimler. Jules Verne macera ve mühendislik temaları anlatılar yazarak yediden yetmişe her okura hitap eden bir külliyat oluşturmuş diyebiliriz. Özellikle “Ay’a Seyahat” ve “Denizler Altında Yirmi Bin Fersah” adlı kitapları eserlerinin genel hatlarını en iyi özetleyen metinlerdir diyebiliriz. Özellikle genç okurlara hitap eden metinleri sayesinde geleceğin dünyasını inşa etme işini bir sonraki kuşaklara aktarmak istediğini düşünmek yanlış olmaz. Öte yandan H. G. Wells gelecek konusunda o kadar da iyimser değildi. Wells, teknoloji ilerledikçe ve insan yeni makineler, yeni düşünme eğilimleri sergiledikçe dünyanın daha güzel bir yer olacağını değil, tam aksine savaşların ve acıların artacağını düşünüyordu. Bunun yanı sıra toplumsal sınıf farkları ve eşitsizlikler de Wells’in yazısının diğer özellikleridir. Bunun

en çok hissedildiği “Zaman Makinesi” adlı kitabı çok uzak bir gelecekte insan medeniyetinin ilkel kabileler düzeyine gerilediğini ve iki fraksiyon arasında şiddetin devam ettiğini yazar. “Dünyalar Savaşı” ve “Doktor Moreau’nun Adası” kitaplarında kaleme aldığı bilimsel gelişmeler, şimdilerde gerçekleştirmeye çok yakın olduğumuz birer teknoloji halini almıştır denebilir. Bu açılardan bakıldığında Wells’in geleceğinde savaş ve şiddet yer alıyorken Jules Verne bu konuda daha umutluydu. Kimin daha gerçekçi tahminler yaptığını anlamak zor olmasa gerek.





Uzaylı Kovboylar

1900’lü yılların başında türün kendi kimliğine kavuşmaya başladığını görüyoruz. Bu dönemin yazarlarının genelinde hâkim olan yaklaşım Viktorya çağının gotik etkileri ile Sanayi Devrimi’nin teknolojik ilerlemelerinin melezidir deme cesaretini göstereceğim. İnsanlık, makineler konusunda ilerleme kaydediyor olsa da hâlâ karamsar ve melankolik olabildiğimizi görüyoruz. Yeni yüzyılın ilk çeyreğinde bilim kurgu türü, kendi kurallarını oluşturmaya ve daha geniş okurlara ulaşmaya başlar.


Bu dönemi adlandırmak için sanırım daha doğru bir başlık olamazdı. Geride kalan bir dünya savaşının yaraları sarılmış, savaştan artakalan teknoloji halka yayılmış ve her anlamda sanat üretimi hız kazanmışken macera tutkusu da geri gelmiş diyebiliriz ki bu da iyi bir şey. Daha basit ve yüzeysel olmasının yanı sıra özellikle ilk gençlik yıllarını yaşayan kitle için bilim kurgu artık bir kültür halini almaya başlamıştı. Özellikle Edgar Rice Burroughs, Abraham Merrit ve Philip Francis Novlan bu dönemde bol bol “Sonsuz uzayda, uzaylı yaratıkların peşinde koşturan cesur savaşçı” temalı öyküler kaleme almışlardır. Bir tür olarak nasılını aradığımız bilim kurgu, yavaş yavaş kendi dergilerini ve okuyucu kitlesini oluşturmaya başladığında biraz Western usulü ilerleme kaydetse de bu dönem çok fazla sürmez ve John W. Campbell ile (1937) bilim kurgunun “Altın Çağ”ı başlar.

Şüphesiz hâlâ en çok okunan bilim kurgu kitaplarının büyük bir kısmı “Altın Çağ” yılları içerisinde üretilmiştir. İkinci Dünya Savaşı’nın arifesinde ve savaş döneminde, türün genel hatlarını belirleyecek birçok yazar ve metin bu yıllarda okurun karşısına çıkmıştır. Söz konusu yazarlardan bazıları Thedore Sturgeon, Poul Anderson, Eric Frank Russell, Robert A. Heinlein ve Isaav Asimov’dur. Tür artık çok daha ciddiye alınır hale gelmiştir ve Asimov gibi bilim adamı kimliğine sahip yazarların sayısı her geçen gün artmaktadır. Özellikle yazarın “Üç Robot Yasası” etrafında kaleme aldığı kurgular bu döneme ve tabii ki ilerleyen yıllara tam mânâsı ile damgasını vurur. Bilim kurgunun tutarsız maceralardan bilimsel gerçeklere/öngörülere geçiş yaptığı “Altın Çağ”, tür için bir nevi sıçrama tahtası işlevi görür.


Biraz da İnsan

Şimdiye kadar bilim kurgunun nasıl bir evrim geçirdiğini kısaca anlatmaya çalıştım. Her şeyde olduğu ve olacağı gibi değişim bu türün de kaçınılmaz bir parçası. Ama aynı zamanda çok işlevli yapısının da en net görülebildiği durum. Nasıl ki tek tip bir sanat anlayışından söz etmek mümkün değilse bilim kurgu yazınının da çok farklı şekillerde icra edilebildiğini biliyoruz. Buraya kadar macera ve bilimin ışığında ilerleyen bir tür ile karşılaştık. Ancak 1960’lı yıllardan itibaren türün yeni bir soluğa kavuştuğunu görüyoruz. Bu döneme de “Yeni Dalga” adı veriliyor ki kelimenin gerçek anlamıyla dalga etkisi yaratıyor.

“Yeni Dalga” ile bilim kurgunun uzaydan, uzaylılar ve hayalî ya da gerçek gezegenlerden, katı bilimsel gerçeklerden dünyamıza, insan toplumuna odaklandığını okuyoruz. Pozitif bilimlerin yanı sıra sosyal bilimlerin de bu türün olmazsa olmazları hâlini alışını görüyoruz. Diğer bir deyişle metal yığınları yerine duygu yoğunlukları arasında yazılan bir tür de olabildiğini görüyoruz. Diğer detay ise bu yıllarda bilim kurgu türünün Amerikalı yazarların tekelinden çıkıp tüm dünyada icra edilmesi, küresel bir ilgiye kavuşmasıdır denebilir.



Bahsi geçen dönemde hiç kuşkusuz Stanislaw Lem, J. G. Ballard, Ursula K. Le Guin, Philip K. Dick ve Michael Moorcock gibi yazarların ön plana çıktığını okuyoruz. “Karanlığın Sol Eli (Le Guin)” kadın-erkek cinsiyet eşitsizliğine odaklanırken “Gökdelen (Ballard)” yaşadığımız toplumun saldırganlığına ışık tutuyor. “Androidler Elektirikli Koyun Düşler Mi? (P. K. Dick)” insanın kendisinden, gerçekliğinden şüphelerini sayfalarına taşırken “Uzaktan Kumandalı Kız (James Tiptree Jr.)” ise bireyin gittikçe değersizleştiği globalleşen dünyaya ağıt niteliği gibidir.

Bütün bu kitap örnekleri, yazar isimleri ile türün daha gerçekçi ve ayakları yere sağlam basan bir hâle geldiğini anlatmaya çalışıyorum. Öyle ki artık “Bilim kurgu nedir?” sorusunun cevabı içerisinde mutlaka insan geleceği ve geleceğin insanlığı terimleri de ekleniyor. Pozitif bilimler ne kadar önemliyse sosyal bilimler de bir o kadar olmazsa olmaz halini alıyor. Tıpkı olması gerektiği gibi.


Bilgisayar Çağınının Kurguları

“Yeni Dalga” türün birçok standardını değiştirmekte ve onu daha ciddiye alınır kılmakta iken bilgisayar bilimindeki gelişmeler onun nasıl olması gerektiğine bir katman daha eklemeyi başarıyor. 1980’lerin sonundan itibaren artık günlük hayatın iyiden iyiye bir parçası olan bilgisayar teknolojisi -ve bilimi- hiç kuşkusuz bilim kurgunun da ayrılmaz bir parçası halini alıyor. Özellikle dijitalleşmiş standartları, ihtiyaçları, yoksullukları ve yönetimleri kökünden değişim geçirmiş bir dünyayı konu alan Cyberpunk akımı; türün sonsuz ihtimal barındırdığını bir kez akıllara kazımıştır demek yanlış sayılmaz.


Bu yıllarda William Gibson, Cyberpunk türü için başlangıç çizgisi de sayılan “Neuromancer” adlı kitabıyla ön plana çıkıyor. Yeni bir türün şafağı olarak nitelendirmenin mümkün olacağı “Neuromancer” ve devam kitapları hem okurlara hem de yazarlara nelerin yapılabileceğinin de en net göstergesi olarak kabul edilebilir. İnsanın bireysel ve toplumsal bunalımlardan kaçmak için ihtimalleri sonsuz sanal dünyalar inşa etmesi orada var olmak istemesi türün gelişimi ve türümüzün düşünme biçimleri için çok önemli odak noktaları. Anlaşılan Gibson’un kitabı işe yaramış olacak ki Neal Staphenson’ın 1992 tarihli “Parazit” adlı kitabında, siber dünyaların ve meta evrenlerin gerçekliğimizde de yer edinmesine yardımcı olur.

Milenyumdan sonra bilim kurgunun nasıl bir yol izlediğini üç aşağı beş yukarı gözlemlemek çok daha kolay. Kısa bir tarihçe işlevi de gören metin boyunca asla bir neden aramadan, nasıl kısmına odaklandık ve bu, türü anlamak için çok daha işlevsel oldu diyebilirim. İnsanlığın kendisi de yıllar boyunca farklı tecrübe ve deneyimler (Sanayi Devrimi, İkinci Dünya Savaşı, Soğuk Savaş, Neil Armstrong ve arkadaşları, Vietnam Savaşı, bilgisayar teknolojisindeki gelişmeler vs.) yaşadı. Sanat ve edebiyat, pozitif ve sosyal bilimler insanlığın yaşadığı her türlü durumun sonucunda değişti, evrim geçirdi. Bilim kurgu türü de bundan payını aldı ve yıldan yıla farklı dinamiklerle gelişti, çağa ayak uydurdu. Sorulacak sorunun neden yerine nasıl olması işte bu yüzden önemli. Türün kendisini anlamak için kullanılabilecek en makul yöntemlerden biri. En azından meraklısı için…




Comments


bottom of page