top of page

Dikkat Hırsız Var

Baklava çalan çocukların kelepçe takılarak adliyeye götürülmesi görüntüsü her yetişkin Türk vatandaşının aklındadır. Ülkemizde doksanlı yılların fakirliği, enflasyonu denildiğinde akla gelen ilk olaylardan biridir “baklava hırsızlığı.” Olay, yıllar yılı değerlendirilirken; hırsızlık yapanın çocuk olduğu unutulup “aç ise neden ekmek değil de baklava çaldığı” sorunsalı tartışılmıştır.

Şimdilerde baklava olayının değişik bir versiyonu yaşanıyor: Kitap hırsızlığı! Son dönemde kitapçılara gidenler, özellikle yeni baskı kitapların üzerindeki etiketleri gördüğünde ufak bir şok yaşıyor; sonra da her şeyin zamlandığını hatırlayarak, bunu da sineye çekiyor! Bu kabulleniş ya kitabı -söylenerek de olsa- almaya ya da almaktan vazgeçmeye doğru itiyor okuru. Ancak bir de 200 TL'yi bulan hatta geçen fiyatlarıyla okul için yardımcı ders kitapları ve kaynak kitapları var. Lisede okuyup sınava hazırlanan genç kardeşlerimiz durumdan şikayetçi. Hal böyle iken üniversitede derslerde okutulan kitapların fiyatlarını düşünemiyorum bile. Dolayısıyla kitaplar da çalınacak metalar olmaya başladı. Kimin ne maksatla kitabı çaldığını tespit etmek güç ancak Yayıncılar Birliği en azından kitap hırsızlığının boyutlarını yayınevleri ve kitapçılardan toplayacağı bilgilerle kamuoyuyla paylaşırsa; konu hakkında kapsamlı bilgilere erişmek mümkün olabilir.

Hırsızlığı nasıl yorumlayabiliriz? Hırsız kendinde olmayanı çalan kişi değildir. Hırsız, karşısındakinin varlığına göz diken; karşıdakinin varsıllığını elinden alan kişidir. Elindekileri kaybeden kişi yozlaşır. Doğasında, soyunda bulunan iyi nitelikleri yitirmiştir. Onun için savunacağı idealleri değişir. Sanat alanında da yozlaşma var. Sözlüğe göre sanatçı; hüner sahibi olan, eser veren kişidir. Göze, kulağa, ruha hoş gelen eserleri yaratan, yorumlayan, sahneye koyan kişidir. Yazarları, şairleri sanatçı diye saymayız genellikle ama müzisyenler sanatçı denilince aklımıza ilk gelenlerdir.



Mikrofonu halka uzatıp da sorsa bir muhabir; bildiği sanatçıları saymakla meşgul olacak vatandaşlarımızın ardı ardına sıralayacağı isimler; magazin dünyasının ve sosyal medya aleminin popüler yüzleri olacaktır. Bu sanatçılar sözlükteki tanım gibi öyle hüner sahibidirler ki(!) özgün bir çalışma ortaya koymak için müziği de söylemi de yerin dibine sokarlar. Her türlü değeri aşağılamak ve tırnak içinde “özgürlük” adı altında en bayağı en avam kavramları gözünüze sokarlar. Zamanımızı çalmak bakımından kitap hırsızlarından çok daha fazla kültürümüze ve sanatımıza zarar verirler. Onların takipçileri konumundaki halkımız uydulaşmış bir vaziyette sürekli benzer içeriklerle sarıldığının farkında bile değildir. Takipçiler sanal yörüngeye konumlandırılmıştır.

İçinde dönüp durduğumuz ya da içinde aktığını sandığımız ve nedense medya denilerek halkın ihtiyaçlarına hizmet eden bir konumdaymış gibi sunulan sosyal ağ platformlarının yörüngesinden çıkmak gerekiyor. Bu alanda kaldıkça giderek aptallaşıyoruz. Sosyal medyanın bize sunduğu içeriklerin kaçında Cemal Reşit Rey, Sabite Tur Gülerman, Suat Taşer, Tarık Dursun K, İbrahim Çallı gibi değerler var? Biz bugün için göz önünde olan sanal şovcuları sanatçı yerine koyarsak uygarlık tarihinden bugüne mal olmuş gerçek sanatçıları nereye koyacağız? Toplumun sanata karşı yapılan bu kirlenmeye karşı tepki vermesinin ve derin uykusundan uyanmasının zamanı artık gelmedi mi?

“Halkın çoğunluğu belli bir müzik türünden hoşlanıyor ya da vaktini bu sanal şovcularla geçiriyor diye ben de onlara uymak durumunda mıyım?” sorusunu hepimiz kendimize sormalıyız. Ya da kamu kaynaklarının bu fenomenlere kullandırılmasını halkın bu kişileri beğendiği ölçüt alınarak onaylayabilir miyiz? Sosyal medyanın çağımızda beğenileri değiştirdiği yadsınamaz ancak mevcut durum benim umarsız olmamı gerektirmiyor. Eziklik duymak yerine mücadele etmeyi tercih etmek gerekiyor. Ben Türk Sanat Müziği'ni daha çok seviyorum örneğin. TSM'nin bugün diğer müzik türlerinin gerisinde kalmasını yakın zamana kadar açıklayamıyordum. Sosyal medyada ve geleneksel medyada yer alamamasını halkın beğenisinden düştüğü algısına bağlıyordum ancak hırsızlığın en önemli alametifarikasının hız olduğunu unutmuşum! Bizi bizden çalan, uzaklaştıran, görünmeyen duvarlar inşa eden hırsızların hızı herkesin kabul etmesi gerek bir zorunluluk haline getirdiğini atlamışım! Hayatımızın her alanına giren "hız" faktörünün TSM eserlerine de uygulanması halinde bu sorunun çözüleceğini yeni yeni fark edişim bu yüzden. Elbette içinde günümüzde kullanılmayan Osmanlıca sözcükleri yoğun olarak barındıran ve hiç anlaşılmayan eserleri dahil etmiyorum. Onlar müziğimizin klasikleridir ve bu eserlerin kıymetini bilecek kişilerce seslendirilmesi gerekir. Bizlerin de Klasik Türk Mûsiki konserlerine giderek sanat şaheserlerinden mahrum kalmaması gerekiyor. Hükümet, az seyircisi bulunduğu gerekçesiyle devlet korolarını kapatmak niyetinde. Bildiğim kadarıyla beş yıldan fazla bir zamandır da kadrolu yeni eleman almıyor. Toplumumuzdan çalınmak istenen devlet korosu hatta devlet tiyatrosu hırsızlığına karşı sessiz mi kalacağız? Gidip o salonları doldurmak gerekmez mi?

Benzer hırsızlıklar şiir için de söylenebilir. Şiirde ilk hırsızlık Garip Hareketi ile başladı denilebilir. Garipçiler, şiirde her türlü kuralı yıkmak üzere ortaya çıktı denilir. Edebiyat derslerinin sanıyorum en sevilen isimleridir Garipçiler. Hareketin öncülerinin baş harflerinin kısaltması da OMO olunca akılda kalıcılıkları da artar. Garip Hareketi, şiire yenilik getirmiştir kuşkusuz fakat şiirdeki duygusallığı çalmışlardır. Şiiri şiir yapan bu duyguların yerine “nasır” gibi bir günlük hayattaki sıradan sağlık problemini şiir diye sunmuşlardır. O tarihten bu yana Türk şiiri özündeki şiirselliği yitirerek lümpenleşmiştir. Şiirden şiirsellik çalındığından beri şiir gibi konuşan adamlar, şiir gibi kadınlar hayatımızdan çıkmıştır. Kaybımız bu anlamda da büyüktür.

Müzik ve edebiyat ırkçılığa karşıdır çünkü evrenseldirler. Ancak edebiyatçılar ırkçılığa karşı oldukları gibi hırsızlığa da karşı olmalıdır. Yukarıda edebiyat derslerinden söz ettik. Edebiyatı sevdirecek ilk önce edebiyat öğretmenleri ise yine edebi ve sanatsal hırsızlıklara karşı ilk tepkiyi gösterecek olanlar da edebiyat öğretmenleri olmalıdır. Elindekilerle yetinmesini bilen, varlığıyla mutluluk bulan, edebiyatı ve sanatı konuşurken ağzından çıkanlar yüreğindekilerle bir olan öğretmenler, öğretmenlerimiz, neredesiniz? Arabesk, yani serbestleşmenin en rezilini kaynağında kurutacak sizlersiniz. Sizlerin eserleri gelecek nesillerdir.

Bunca hıza rağmen hayatın olağan akışında yorgun düşüyoruz. Öğrenciler de yorgun, öğretmenler de… Kimseye yirmi dört saat yetmiyor. Bir şeyi yapabilmek için başka bir utkudan vazgeçiyoruz. Ekonomik destek de olmayınca kültür ve sanat Türk insanının ihtiyaç listesinde 237. sıralarda kendine yer bulabiliyor. Bizden aşklarımızı da ihtiyaçlarımızı da dengemizi de çaldılar. Nedense “İmdat, hırsız var!” bile diyemedik.

Akıllı telefonların zekamıza verdiği zararın boyutları da giderek artıyor. Her şeyi önümüze getirdiği için hayal gücümüzü çalması da çok zor olmadı. Hayal gücü ortadan kalkınca yaratıcılık da ortadan kalkıyor. Türk romanı ve sinemasında bu sorunları apaçık bir şekilde yaşıyoruz. Televizyon dizilerinin hali içler acısı. Şimdilerde hepimiz aboneliklerimize yani paralı platformlarımıza sarıldık. Muhtemel yakın gelecekte ise bunların yerini tamamen gerçek dışı alanda yapacaklarımız alacak. Evlerimizden eklemleneceğiz şov, eğlence ve oyun dünyasına bağımlı yaşayacağız. Truman Show'daki gibi bizim dışımızda herkesin bildiği ama herkesin içinde olduğu; Wall-e animasyonundaki gibi küresel felaket içindeki yalnızlığı yaşayacağız. Gerçekler çalınacak, sanal gerçek sanılacak.

Hükümetler uyanmalı artık. Devlet aklı geçmişteki misyonunu kendisine hatırlatmazsa yönetim erkleri de elinden alınacak hükmedenlerin. Yetki gaspını tadacaklar. Koskoca ABD Başkanı'nın Twitter'dan bir anda atılması, dışlanması gibi; hükümetler de bir çırpıda sistemden atılabilirler. Kendi kaderini belirleme hakkı giderek görünür ve etkin olacağa benziyor. Birey hakları görünümünde ulus üstü şirketler hükümdarlığını ilan edebilir. Bunu istemiyorsa devletimiz, vatandaşına yeniden insanlığı hatırlatmak için ipleri eline almalı. Kitabı ucuzlatacak hatta Hasan Ali Yücel klasikleri dönemindeki gibi kitap üretim süreçlerine katılacak, tiyatro biletlerini ucuzlatacak... Buna önce tam 50, öğrenci 30 lira olan kendi tiyatrosundan başlayacak. Vatandaşın çalınan değerlerini onlara yeniden sunacak.

Bizden ana sütü gibi tertemiz dilimizi de çaldılar. Dilimizi doğru konuşan kimse kalmadı. Geçen haftalarda bir oyunu izlemek için sırada beklerken arkadaşımla sohbet ediyordum. O sırada kuyrukta hemen arkamda bulunan bir kadının yanındakine ne kadar güzel konuştuğumu söylediğini duydum. Çoğu insan benim edebiyat bölümü mezunu olmamdan kaynaklı güzel bir konuşmam olduğunu sanır. Oysa ben çoğunlukla kendi konuşmamı beğenmem ve diksiyon anlamında eksik bulurum. Bugün hala konuşma eğitimi kitapları okuyorsam tamamlayacak daha çok yolum var demektir. O kadına bana olan övgüsü için teşekkür ediyorum. Bununla birlikte İstanbul ağzıyla konuşan o kibar beyefendileri, zarif hanımefendileri bizden koparan sürece de lanet ediyorum. İsyanım abartılı görülmesin. Tüm dünyada benim gibi isyan eden insanlar var. Süreç sadece bizde güzellikleri çalmadı. Dünyada pek çok ülke de bizimle aynı kaderi paylaşıyor. Edebiyat metinlerini takip ettiğimizde değişimi adeta belgesel tadında izleyebiliyoruz. Edebiyatı piyasa ekonomisinin yönlendirmesi, daha da ötesi edebiyatın da sektörleşerek sadece o sektördeki kişilerin alanı olarak daralması, kültür alanımıza yapılan hırsızlığın aşırma, yürütme, çalınma çizgisinden çıkarak fecaat seviyesine evrildiğini ortaya koyuyor. Yazınımızın nesli tükenme gibi bir krizle karşılaşmasına neden olan korkunç bir süreci kendi ellerimizle kendimize yaşatıyoruz. Bilmiyorum bunun ne kadar farkındayız? 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, “Biz mazoşist bir toplumuz,” demekte belki de haklıydı. Kendi kendine zarar vermekten böylesine hoşlanan başkaca bir ulus var mıdır dünyada?


Doğan Hızlan

Filmlerde herkesi bir masada toplayıp tencereyi getirip, tabaklara yemekleri paylaştıran analar gibi bizi bir araya getirip hizaya sokacak, bunu yaparken de bizi besleyecek biri yok mu? Aydın geçinenler nerede? Felaket karşısında susmak aydınların yapacağı iş değildir. Aydınlar bu kıyımın, bu kırılmanın arkasındaki oyunları açıkça ortaya dökmeli, ifşa etmelidir. Kültür evleri, semt merkezleri açmakla övünen belediyelerin işi değildir bu. Ahmet Hamdi Tanpınar, “Edebiyat bir iç savaştır,” demişti. Çare yine kendi içimizde yapacağımız savaşla yine aramızdan biri ya da birileri sayesinde sağlanacaktır. Umudunu seçimlere bağlayanlar var biliyorum. Doğan Hızlan'ın söylemi gibi, “Çok mühürcü bir milletiz.”

Comments


bottom of page