top of page

Bir İntiharın İzinde Tezer Özlü


“Ölümün kokusunu çok genç yaşlarda içine çekmişti. Bu nedenle olsa gerek, yaşamakla yazmak arasındaki sınırı silmek istemişti.” (Ferit Edgü, Kalanlar’ın önsözü, s.12)

Daha genç bir kızken ölmeyi düşlüyor Tezer. Bir sürü hapı yuttuktan sonra kusmamak için reçelli ekmek yiyor. Güzel gözükmek için gün boyu hazırlık yapıyor. Dünyadan güzel bir ölü gövdeyle öç almak istiyor. Başaramıyor, gözlerini hastanede açıyor. Taburcu olacak fakat defalarca o hastaneye girecek. Bir gün manik-depresif tanısı koyulacak, elektroşoklar yiyecek. Öldüğünü sanacak elektroşoklar yüzünden. Ölmeyecek. Çünkü ölüm onu herkesin beklediğinden farklı bir zamanda karşılayacak, huzura en yakın olduğu anda. O hastane bir cehennem. Hademe tarafından yatağa bağlanıp dövülecek, hemşire tarafından tacize uğrayacak. Korkunç yıllar...


Beat Brechbühl
Fotoğraf sahibi Beat Brechbühl

Son çıkışında bir daha girmeyeceğini biliyor. Korku, o hastaneye bir daha girme korkusu onu iyileştiriyor. İlaçlar, elektroşoklar değil. Bu kadar acıyı anlatırken ruhunu bedeninden çıkararak bir tanrı gibi acısını sızdırmadan, soğukkanlılıkla nasıl anlattı? Yaşamı ölümle, ölümü yaşamla tanımladığı için belki de. Çocukluğun Soğuk Geceleri’ni ilk okuduğumda düşünüyorum, bunları yaşamış bir insan nasıl yaşamına devam eder? Ama o, ölmek kadar yaşamayı da arzuluyor. Acılarının kaynağını biliyor Tezer. Onlardan sıyrılmanın yolunu da kendince deniyor. İşte bu yüzden tren raylarını seviyor, yolda olmayı. O trende giderken arkasında kalan topraklar ise geçmişi. Unutmayı ve yolda olmayı eş tutuyor. Tüm o hastane duvarlarını, büyük kentleri, çocukluğunun geçtiği Anadolu kasabalarını, okulları, eski sevgileri, ölmüş ve yaşayan herkesi gittiği şehrin sınırları dışında bırakmak istiyor.




Leyla Erbil’le bir konuşmasında “Burası bizim yurdumuz değil ki, burası bizi öldürmek isteyenlerin yurdu!” (Tezer Özlü’den Leyla Erbil’e Mektuplar, s.14) demesinde bir yabancılaşma var onu uzak topraklara süren. Çok sevdiği yurdunun onun acılarını katlaması, özgürlüğünü kısıtlaması dayanamayacağı boyutlara ulaşıyor. Halbuki Tezer, dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın dönüp ölmek istediği topraklar kendi vatanı değil miydi? İnsan nasıl kaçabilir onu oluşturan ülkenin acılarından? Bu yabancılaşma kendi yalnızlığına çıkıyor. Sınırlar, insan hakları, savaşlar, sistemler hiçbiri için savaşacak gücü yok. Kendini yurdundan sürgün edilmiş hisseden biri için geriye tek kalan şey kendi bağımsızlığı ve yalnızlığı.


Tezer’in yalnızlığı en çok cinsel birleşme anlarında artıyor. Başka bir tene en yakın olduğu o anda kendi yalnızlığını daha çok duyumsuyor. Başka bir insana en yakın olduğu o anda bile yapayalnız. Yalnızlığının doruğundayken, yanında nefes alıp veren bir ten ile yaşamın varlığı kendini daha çok hissettiriyor. Bu onun için yaşam ve ölüm arasındaki çizgi. “Gövdeler iç içe girdiğinde de sevginin gerçekleşmesi olanaksız mı? O sonsuz boşalma anında da sevgi doyumsuz, insan yalnız mı? Doğum anında. Ölüm anında.” (Yaşamın Ucuna Yolculuk, s.22)


Tezer’i yalnız bırakan çıkmazlar var. Kendi olma arzusunun yol açtığı sonuçlar. Topluma her baş kaldırışında biraz daha yalnızlaşıyor. Bu toplumsal normlara başkaldırışı da iki aşamada gerçekleşiyor. Önce normları yıkmak için tüm değerlere sahip olarak, bu değerleri elde etmenin kolay ve önemsiz olduğunu kanıtlamak istiyor: Düzenli bir iş, iyi okullarda okumak, aile kurmak… Bu küçümsemenin ardından kendini toplumdan soyutlama geliyor. “Hiçbir yerde olmayacağım. Hiçbir şeyi benimsemeyeceğim.” (Yaşamın Ucuna Yolculuk, s.58) Tezer’in direnerek başarmaya çalıştığı şey insan ilişkilerini değiştirmek. İnsanın kendi içindeki ve insanla insan arasındaki duvarlar yıkılacak, kendi özünden uzaklaşmak zorunda kalmadan, baskılanmadan özgürce yaşayabileceği bir zaman gelecek. Tezer’in yaşamındaki tüm acıların kaynağı hiçbir şeyin değişmeyeceğini düşündüğü anlardaki umutsuzluk.

Bu umutsuzluk karşısında bir sığınağı var. Kendiyle bağdaştırdığı üç yazarın yaşam izlerinden oluşturduğu bir sığınak: Svevo, Kafka, Pavese. Onları defalarca okumak, üzerine yazılar yazıp düşünmek, onlardan öğrenilmiş bir hayat haritası çizmek yetmiyor. Yalnızlığını azaltmak, kendi acılarını onların acılarıyla örtmek ve tüm acılara birden isyan etmek için izlerini daha yakından duymalı. “Aynı dünyanın en derin acısını Kafka çektiği için mi rahatsın onun mezarı yanıbaşında.” (Yaşamın Ucuna Yolculuk, s.37)

Tezer Özlü, tüm yaşamı boyunca bir ikilem içinde yaşadı. Kalmak-gitmek, yaşamak-ölmek, birliktelik-yalnızlık, umut-umutsuzluk, sevgi-sevgisizlik… En çarpıcı ikilem ise yazmakla ölmek arasındaydı.






Kaynakça:


ÖZLÜ, Tezer, Kalanlar, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2014

ÖZLÜ, Tezer, Tezer Özlü’ den Leyla Erbil’e Mektuplar, Hazırlayan: Leyla Erbil, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2015

ÖZLÜ, Tezer, Yaşamın Ucuna Yolculuk, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2014

ÖZLÜ, Tezer, Çocukluğun Soğuk Geceleri, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2021

Comentários


bottom of page