top of page

Ben’in İzinde


Titreyen ellerindeki fincanından kahvesini yudumlarken; “Hiç düşündün mü nefes alıp verdiğin bu mavi kürede neredesin?” sesi yankılanıyordu zihninde. Hızla masadan kalktı ve ceketini alıp dışarı çıkmak için davrandı. Kendi yansımasıyla göz göze geldi aynada. Tanrı, doğuştan acı bir tebessüm kondurmuştu sanki onun yüzüne. Yaratılanların içinde kendini bu acı tebessümle dışlanmış hissederdi. Bu acı tebessüm, sevincini dahi istediği gibi yaşamasına engel olurdu. Kapıyı açtığında soğuk bir rüzgâr çarptı yüzüne. Yürümeye başladı, sanki o yürüdükçe etrafındaki her şey yavaşlamaya başlamıştı. Kendini zamanın da dışında hissediyordu. Normal akışın dışına çıkmıştı ve etrafını inceliyordu.

El ele tutuşan ve birbiriyle paylaşacak önemli mâlumatları olan çiftler, gururla oltasındaki can çekişen balığı diğerlerinin yanına koyan balıkçı; ağır ağır sağa sola yatıp sanki kendisine el sallayan ağaçlar, yürüdükçe daha da yavaşlayan bir trafik akışı... Yürümeye devam etti ve zihninde yavaşlattığı bu zamanın her ânını deneyimlemenin keyfini sürdü. Yürüyüşü de yavaştı, hatta yürüyüp yürümediğinden de emin olamadı. Kendisiyle beraber hiçbir şeyi yürütemiyordu çünkü. “Bana verilmiş zamana rakip olamam, Sayın Dünya.” Zamanın hırsızlarını yakalamak için koşmadı. Her şey öylece ağır ağır yanından uzaklaşıveriyordu. Ama o, yolda öylece zamanın akışını izliyordu. Yırtılmış ayakkabılarına baktı, “Evet, buradayım işte.” dedi. Saçlarına ve tenine değip geçen nazik rüzgârı hissetti. Geçen zamanın rüzgârına kapattı gözlerini ve nefes aldı derinden. Ellerine baktı, zamanın eskittiği eller şimdi daha da buruşuk görünüyordu gözüne. “Zamanın bana karşı oynadığı bir oyun mu bu?” Yürümeye devam etti.




Comments


bottom of page